Son günlerde yine kör bir kuyunun dibinde birbirimizle söz yarıştırıyoruz. Siyasi iklim o kadar baş döndürücü hızla değişiyor ki, takip etmek, anlamlandırmak adeta imkansız gibi…
Bundan bir yıl önce Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’a teşekkür edeceğini rüyamızda görmüş olsaydık güler geçerdik. Ama olamaz dediğimiz onlarca hadisenin vukuuna şahitlik etmekteyiz.
Bu yazımda kamuoyunun birinci sırasına oturan ve kimilerince “barış süreci” olarak adlandırılan “PKK’nin kendini feshetmesi” mevzuunun bugünü üzerinde herhangi bir analiz yapmayacağım. Zaten sosyal medyada yüzlerce youtuber, yorumlarıyla, tahminleriyle, derin analizleriyle zihinleri bilgi çöplüğüne döndürdüler. Büyük çoğunluğu fal kartları açıp, bugüne ve yarına dair onlarca görüş ve tahmin paylaşıp kehanetlerde bulunuyorlar.
X hesabımın başına sabitlediğim mesajımda, “Suni gündemlerinize ve tuzaklarınıza düşmemeye; akıl, vicdan, irfan ve hikmetle gerçeği aramaya devam edeceğime ahdim vardır!..” diye yazılıdır. Elimden geldiğince bu ahdime sadık kalmaya çalışıyorum. Bazılarının alevlendirdiği suni gündemlerin peşine düşüp hadiselerin anlam dünyalarından uzaklaşmak riskine karşı teyakkuzda durmayı yeğliyorum.
Bu hadisede de prensibime sadık kalarak bugün cereyan etmekte olan sürecin sonuçlarını konuşmak yerine sebeplerini deşmeye çalışacağım. Sebepleri değil, sonuçları analiz etmeye çalıştığımızda kendimizi kör bir tartışmanın, cedelleşmenin ortasında buluyoruz, kırılıyoruz, kırıyoruz.
Kaç gündür sosyal medyada adeta bir meydan savaşı var. Taraflar birbirlerini hedef göstererek yerden yere vuruyorlar. Ne kadar kem söz varsa hepsi bu söz borsasında değer görüyor.
Hadiselerin özüne nüfuz etmeden kabuğuna bakarak birbirimizi olmayacak ithamlarla karalıyoruz, hain diye etiket yapıştırıyoruz.
Olayın bugününe dair sadece şu özet yorumla iktifa edeceğim: Sebebi ne olursa olsun çatışmaya, kan dökmeye varan nizaları çözmek ve barışla sonuçlandırmak iyidir. Üstelik hamdolsun bugüne kadar olup biten o kadar trajik hadiseye rağmen Türk ve Kürt halkları arasında ciddi hiçbir toplumsal olay yaşanmamıştır. Ancak ihtilafların ilanihaye sürmesi halinde bu durumun bozulmasından korkulur. Bu tür ihtilafların vukuunda o halkların akil adamlarının toplanıp o ihtilafı hak ve adalet ölçüleri içerisinde çözmeleri ve bir kan davasına dönmesine müsaade etmemelerinin pratikleri geleneğimizde vardır. Bugün yapılan o mu yoksa başka bir şey mi yapılıyor, bilemiyorum. Böyle diyorum, çünkü konuşulanlar içerisinde bilinmeyen o kadar çok denklem var ki, hangisinin itibara layık olduğunu zaman içinde yaşayıp göreceğiz.
Halbuki önemsenmesi gereken husus, basma kalıp sözlerle, cümlelerle birbirimize söz yetiştirmek yerine PKK’nın ve benzeri onlarca örgütün varlık sebepleri üzerinde durmaktır. Hiçbir sosyal olay durup dururken cereyan etmez, mutlaka birtakım sebeplere istinat eder, aynı bitkiler gibi uygun şartların bulunduğu zeminlerde köklenip filiz verirler.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu tarafa bu ülkede onlarca toplumsal hadise yaşandı: Şeyh Said, Dersim ve Ağrı İsyanları, Nasturi Ayaklanması ve bunlara benzer pek çok ayaklanma, kurmaca istiklal mahkemelerinde asılan binlerce insan, Menemen olayı, İzmir Suikast girişimi ve arkasından gelen sürek avı, idamlar, 1960 ihtilali ve kurmaca yassı ada duruşmaları ve sonucunda dara ağaçlarına çekilen başbakan ve bakanlar, 1968 olayları, 1971 12 Mart Muhtırası, 1970-1980 arasında teröre kurban verilen binlerce genç ve arkasından gelen 1980 darbesi, devrilen hükümetler, kapatılan partiler, 1980’den bugüne kadar süren PKK terörü ve kaybedilen yüzbinlerce insan, bölgedeki çatışmanın arasında kalıp can ve mal kaybına uğrayan, topraklarından göç edip muhacir olan milyonlar, yakılan, yıkılan köyler, kaçırılan, asit kuyularına atılan insanlar, yakın zamanda yaşanan 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan insan trajedileri…
Saydıklarım ve sayamadıklarımın hepsini “dış güçler” ve “yerli işbirlikçi hainler” torbalarına doldurup, failleri belirsizleştirip şeytan taşlar gibi göremediğimiz, bilemediğimiz düşmanlara taş atmakla meşgul bu toplum. Bunların hepsinin “dış güçlerin” veya içimizdeki hainlerin marifeti olduğunu düşünmek akla ziyan bir tutumdur. Bütün bunlar olurken yöneticilerin neden müdahil olmadığı veya olamadığı, hırsla talep edilen iktidarın sadece nimetlerini devşirip, külfeti halka yüklemek için yönetime gelinmediyse emanetin neden korunamadığı sorulmalıdır.
Bu mazeretlerin hiçbirisi yaşananları tam olarak açıklamıyor. Bu kadar toplumsal huzursuzluğu, mutsuzluğu, isyanı, çatışmayı, kavgayı “dış güçler ve içerideki iş birlikçi hainlerin marifeti” diye göstermek insanları ikna etmek için yeterli olmuyor.
Bu hadiselerin vuku bulmasının altında yatan en temel sorun, kurucu ideolojinin bu ülkenin temel iki değerine hasım davranmasıdır. Bunlardan biri dini topluluklar ve diğeri de içimizde yaşayan azınlıklardır. Ayrıca azınlık olmamalarına rağmen Kürtlere karşı uygulanan ayırımcı politikalardır. Bir olguyu inkâr, yok saymak, yasaklamak onun varlığını ortadan kaldırmaz tam aksine için için besleyip, büyütür.
Tekke ve zaviyeleri kaldırmakla tasavvuf ve tarikatlar yok oldu mu? Yoksa varlıklarını daha da büyüterek mi bugünlere geldiler?
Kürt varlığını inkar ederek, Kürtlerin de Türk olduğunu iddia ederek, “Kart-kurt” seslerinden bir anlam çıkaracak kadar izan ve insaftan uzaklaşılarak Kürtler ortadan kaldırılabildi ve Türkleştirilebildiler mi?
Hakikati inkar ve yasaklamak yerine kabul ederek ve o kabule uygun insani hakları tanıyarak yol almış olsaydık acaba yukarıda sıraladığım toplumsal felaketlerle karşılaşır mıydık, sinek / terör üreten bataklıkları kurutmuş olmaz mıydık?
Başta düğmelerini yanlış iliklediğimiz gömlek bir türlü üzerimize oturmadı, her zorlamada biraz daha yırtıldı ve sonunda giyilemez hale geldi. Onun için de bugün bir cesaret ahlakı gösterip inkar yerine Kürt varlığını kabul ederek, yasaklamak yerine özgürlükleri tanıyarak, genişleterek bu gidişatı tersine döndürüp terazinin kefelerini eşitlemek, hak ve adalet üzerine bir siyasal sistem inşa ederek yönetimimiz altındaki halkların mutlu ve mesut bir hayat sürmelerini temin etmek mümkün olabilir. Bugün bunu yapmanın dışında elimizde geçerli, sorun çözücü esaslı bir formül yok.
Geldiğimiz konjonktürde sadece bu siyasi krizin önümüze çıkardığı fırsatları değerlendirerek, toplumsal hoşnutsuzluk üreten siyasal bataklığı kurutup siyasal zemini ıslah ederek, Türk ve Kürt ittifakıyla önümüzdeki yüzyıla büyük bir bölgesel güç olarak girme şansımız var. Üstün bir siyasal akılla bunu başarabiliriz. Biraz basiret ve biraz da sabır…

