Son aylarda hemen her gün CHP’li belediyelere yönelik bir takım yolsuzluk operasyonları ile karşılaşmaktayız. Hukuk kurumlarına olan güven diplerde seyrettiği için bu operasyonların veya iddia edilen suçların doğruluk derecesini bilemiyoruz. Üstelik bugüne kadar iktidar partilerinin belediyeleriyle ilgili benzeri hiçbir inceleme ve soruşturmanın sözkonusu olmaması mevcut operasyonların yolsuzluktan çok rakip olarak görülen CHP’yi itibarsızlaştırma, zayıflatma ameliyesi olduğunu düşündürüyor.
Bugüne kadar olan izlenimlerime dayanarak, kendisi yolsuzluğu yol edinmiş iktidarın derdinin kamu kaynaklarını suistimal ettirmeme mücadelesi olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim. CHP’li belediyelerde yolsuzluk yapılmadığını söylemiyorum, oralarda da muhtemelen yolsuzluk yapılmaktadır. Ancak 17-25 Aralık operasyonlarında ortaya çıkan devasa yolsuzluk dosyalarını hükümsüz kılan, faillerini serbest bırakan bir iktidarın bu konuda hassas olabileceğine inanmak da fazla safdillik olur.
İktidar taraftarlarının baklava kutusunu dillerine dolamaları da tam bir cambazlık, kurnazlıktır. Dillerinden Allah, Peygamber, ezan, vatan, bayrak eksik olmayanlar 17-25 Aralık’ta para sayma makinalarını, ayakkabı kutularını, evlerde saklanan balya balya paraları üç maymun rolü oynayarak duymadılar, görmediler, bilmediler. Bugün ise, neredeyse halhal takıp oynuyorlar. Bu kelimenin tam anlamıyla ahlaksızlık, aymazlık, riyakarlıktır.
Üstat Said-i Nursi bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı da hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.”
Barabbas toplumu olma yolunda hızla ilerleyen insanımız, siyasette kendi yandaşları kötü de olsa onları medhüsena etmekte, karşı taraftaki muhalifleri ahlak, ilim ve hikmet sahibi olsalar bile onları rahat bir şekilde tekfir ve tezyif etmekte beis görmüyor.
Evet sadede gelecek olursak, içinde bulunduğumuz sosyal ve siyasal kriz son derece ciddidir ve her ciddi sorun gibi aşılabilmesi her şeyden önce mahiyetinin doğru bir şekilde anlaşılıp, tanımlanmasına bağlıdır. Bu ise, ne kadar tatsız olursa olsun hakikatlerle yüzleşebilme cesaretini göstermeyi, entelektüel etkinliğin dayanması gereken moral değerler dışında hiçbir sınırlamaya tabi olmadan onları sorgulayıp, soruşturmayı, kısaca gerçek anlamda düşünmeyi ve tefekkürü gerektirir.
Bugün siyaset ve bilim adamları, köşe yazarları ve ekonomistlerin büyük bir çoğunluğuna göre Türkiye’nin en büyük sorunu hukuksuzluk, siyasetteki tıkanma, yolsuzluk ve bunların neticesi olan ekonomik çöküntüdür. Her ne kadar bu teşhis zahirde doğru olsa da asıl muharrik etkinin toplumsal yozlaşma veya çürüme olduğu izahtan varestedir. Siyasal çürümeyi, yozlaşmayı en derin anlamıyla kullanıyorum. Yozlaşma, çürüme sebep, diğerleri ise sonuçlardır.
Türkiye’nin mevcut meseleleri bir hükümet problemi olmaktan çıkmıştır. Siyasetin ve devletin yeniden yapılandırılmasının gerektiği bugün kendini bütün ağırlığıyla hissettiriyor. Türkiye’de çok partili siyası tecrübe, köylü kültürünün imkan aralıkları içinde gelişmiş ve sonunda köşeye sıkışıp, tükenmiştir. Zamanımızda sergilenen siyaset köylü kültürünün siyasetidir. Bu siyaset anlayışı hukuk anlamaz, istemez ve sevmez. Türkiye’de hukukun kültürümüz haline gelmesi, kültürümüzün hukukileşmesi gerekiyor. Aksi taktirde, “ne istediler de vermedim, verdimse verdim, aldımsa aldım, ne olmuş” kültürü ortaya çıkar.
Osmanlı hanedanını tasfiye etmekle sultanizmi de lağvettiğimizi zannettik. Ama bugün “Sultan’’ veya ‘’hükümdar” kavramı, yerini “lider” hakimiyetine bırakmıştır. Bu kültür, sadece siyasal anlamda değil toplumsal inisiyatiflerin tümüne yansımıştır. Örgütlenme özelliği bulunan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dini tüm gruplarda, ferdin iradesi üzerinde ipotek tesis etmiş olan tüm liderler buna dahildir.
Türkiye’de bir liderler demokrasisi mevcuttur. Keyfine göre yönetmek için sınırsız iktidar peşinde koşan insanlar (mutlak iktidar), kamusal alanın imkanlarını birer sultanmış gibi kullanmak istiyorlar. Siyasal sistemimiz veya siyasal kültürümüz, kamusal alanda kuralsız yaşamayı, bize sanki normalmiş gibi gösteriyor. “Bal tutan parmağını yalar” misali, bugün herkes bal kovanına üşüşmüş vaziyettedir. Bir sürü insan, yasalarda ne yazarsa yazsın, eline geçen yetkileri, kendinin, eşinin, çocuğunun, damadının, yakınlarının, tarikatının, cemaatinin özel çıkarları için kullanmayı doğal sayıyor. Kısaca, “sultanizm” kültürü hükümranlığını sürdürüyor.
Bugün yaşamakta olduğumuz krizin temelinde siyasetin iflasının olduğu aşikardır. Kriz, siyasetin iflasını, görme kusuru olan gözlere sokan bir vesiledir. Bu ülke bu siyasetle bu yüzyılın ülkesi olamaz. Bu yüzden ivedilikle bir çare bulunması gerekiyor. Eğer tatlı su aydınlığı yapmaya tenezzül etmeyeceksek gerçeği bütün çıplaklığıyla görmek mecburiyetindeyiz.
Bugün siyaset, ufuksuz, geri, halkın ve ülkenin yarınlarını düşünmekten bir biçimde uzaklaşmış yapısıyla bu ülkeye ıstırap ve sıkıntı veren bir kuruma dönüşmüştür. Şehirlerin plansızlığından yeşil alanların tahribine, kamu malları talanından ihale fesatlarına kadar hemen her türlü düzen yolsuzluk şaibesiyle kirlenmiş, yaralanmış ve sonuçta tüm itibarını yitirmiştir. ‘Bu siyasetle, bu siyasi örgütlerle, kadrolarla nereye kadar gidilebilir? Bu ülkenin bekleme ve sabretme imkanı ne kadardır; böyle bir beklemenin getirecekleri ve götürecekleri nelerdir?’ gibi hayatî sorular halkın uykularını kaçırmış, rüyalarını karartmıştır.
Kısacası siyasi kadrolar balığın başını temsil ettikleri için siyasetin çürümüşlükten, ufuksuzluktan arındırılması lazımdır. Toplum, Allah’ın kendilerine bahşettiği kredileri talan ve tarumar etmenin hesap ve azap dönemine geçmiştir. Talanın sorumlusu ilim ve hikmetten mahrum siyaset çarkı ve onun uygulayıcılarıdır.
Bu ülke böyle bir akıbete müstahak değildi ama yönetenlerin bir asırlık gaflet ve dalaletleri, dışarıdan kotarılan hıyanetlerle birleşerek ülkeyi mahşer yerine döndürdü. Temel sebep, haram lokma haramilerinin talan ve yağmalarıdır.
Halk perişan ve yıkık. Peki bu ülkenin imkanları nasıl kullanılıyor?
Bu noktada, Mevlâna’nın şu veciz ifadesini hep hatırlarım: “Yukarıdan ambara istediğin kadar çuval boşalt; eğer fare ambarın zeminini delmişse gayretin nafiledir.” Evet, bizim nimet ambarlarımıza musallat olmuş fareler var. Bu farelerin bertaraf edilmesi lazım. Yoksa nimet ambarlarımızda hiçbir şey birikmez. Görüyorsunuz, skandal skandalı izliyor. Bunlar küpün dışına sızanlarıdır. Bir de küpün içi var. ‘Yasallaştırılmış’ hırsızlık ve soygunların ise adı bile anılmıyor. Nimet ambarından bir delik açarak veya açılmış bulunan deliklerden birine yanaşarak kamu mal ve imkanlarından bir biçimde bir şeyler hortumlamak yetki sahipleri için olağanlaşmıştır.
Yönetim makamında olanlara, siyaseti fiili olarak icra edenlere sesleniyorum; lütfen Mesih beklemeyin! Ekonomik kurtuluşu sağlayacak Mesih’in nefesi bu ülkenin toprağındadır. O farelerin talan ettiği ambarın içindedir. Yeter ki, ambarı, farelerin zehirlerinden arındırın! Eğer arıtmazsanız ortak günahımız bizi de ülkeyi de boğar. Bu günahın sonuçlarının neler olduğunu bugünkü Türkiye’nin tablosu açıkça gösteriyor.
Gerçek şudur: Türkiye’de sanayiden ticarete, dinden siyasete kadar hemen her alanda erdem ve ahlak, bir değer olmaktan çıkarılmıştır. Ahlak zemini tahrip edilip gösteri sanatı haline getirilmiş ve koparabildiğini götürmeyi başarı ilan etmiş bir köşe dönmecilik ve nihayet kitleleri avutup, efsunlamayı deha sanan bir politika pazarı, ülkemizin bir tür alameti farikası olmuştur. Böyle durumlarda büyük halk yığınlarına ümitsizlik hakim olur. Gelecekten ümitsizlik başlar ve insanlar her türlü fesattan, ihanetten medet uman bir psikolojik atmosfere girerler.
Her kurumu haram lokma tutkusunun istilasına uğramış bir ülkenin değirmenini hangi taşıma suyla, nasıl, ne vakte kadar döndürebiliriz? Haram lokma haramilerinin, yüzlerle ifade edildiğini bildiğimiz kirli dosyaları tek tek açılıp gereği yapılmadıkça, kim başa gelirse gelsin değişen bir şey olmaz.
Bütün bu anlattıklarımızı hukuk diliyle ifade edersek şunu söyleyeceğiz: Halka sürekli zulmediliyor. Çünkü bu ülkede sürekli bir biçimde kamu malı çalınıyor veya telef ediliyor. Kamu malından çalmanın yürüdüğü bir ülkede zulüm aktif haldedir.
Çocuklarımıza mutlu ve güzel bir Türkiye bırakmak için çileyi hemen ve bütün çıplaklığıyla göğüslemek durumundayız.
– Türkiye, haram lokma belasını aşmadan, özellikle kamu kurum, mal ve imkanlarının, arpalığa dönüştürülerek siyaset uğruna talan edilmesini durdurmadan hiçbir yere gidemez, hiçbir ufuk açamaz, hiçbir mutluluğu yakalayamaz. Hiçbir dış yardım ve destek, çürümüş siyaset yüzünden dizlerinin üstüne düşmüş Türkiye’yi yukarı kaldırıp ayaklarının üstüne tutamaz.
– Türkiye bugünkü siyaset anlayışından kurtulmadıkça, tarihin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek üzere insanlık kervanının ön sıralarına geçmeyi hayal bile edemez. Türkiye’nin derdi çok büyük, çok ciddidir. İhanet ve gafletlerden yara ala ala büyük bir hercümercin, kargaşanın tam içine düşmüştür. İçinde adalet, yüksek sanat ve bilim üretebilen uygar Türkiye’ye ulaşmamız, iyi toplumun veya iyi önderin gökten zembille inmeyeceğini bilmemiz ve onun ancak bizim ve bizden sonraki kuşakların sorumluluklarını idrak etmeleri ve buna göre fiil ve düşünce üretmeleri ile elde edebileceğimizi idrak etmemizle mümkün olur.
Mensubu olmaktan ötürü utanmayacağımız bir siyasal kültüre sahip olmayı istemek en meşru hakkımız. Ama bunu istemek yetmiyor. Kendi ömür aralığımız içinde özlediğimiz sonucu alamayacak olsak bile, bıkmadan usanmadan, hayatımızın her alanında, erdemli insan olmağa çalışmak görevimiz var. Tek tek her birimizin yerine getirmek zorunda olduğumuz bu görevi bir bayrak yarışı gibi, çocuklarımıza ve torunlarımıza teslim edeceğiz. İleri, mutlu ve müreffeh Türkiye projesi başarılabilir mi başarılamaz mı diye düşünmeden, biz görmeyecek olsak bile başarılacağına mutlaka inanmak ve bu inançla harekete geçmek başta toplumdaki kanaat önderleri ve yol gösteren akil kişiler olmak üzere herkes için çizilmiş bir yol haritası olmalıdır.

