Son günlerde yine “sosyal çözülme, çürüme, değişim, dönüşüm” çok konuşulur oldu. Şahsen bu müzakereyi faydalı buluyorum. Dindar ve seküler kesimin toplumun böyle bir sosyolojiye sahip oldukları konusunda ittifak etmeleri de ayrıca gelecek adına umut vericidir. Çünkü uzmanların konsültasyon sonunda vakaya aynı teşhisi koymaları tedaviyi isabetli kılar ve kolaylaştırır. Ancak daha önemlisi çürümenin neden kaynaklandığını tespit etmek, kanser hücresinin neşet ettiği kaynağı bulmaktır. Onu tespit edemez ve kaynağını kurutamazsak hastalığın yayıldığı diğer uzuvları tedavide başarılı olamayız. Merhum Erbakan hocanın deyimiyle pansuman tedbirlerle hastamızı ayağa kaldıramayız, sadece yaşam süresini biraz daha uzatabiliriz.
Toplumsal hastalıklarımız da tıpkı biyolojik yapımızda vuku bulan tıbbi hastalıklar gibidir. Şu farkla: Tıbbi hastalıkları gelişen medikal teknolojiyle teşhis ve tedavi etme imkanı mümkünken, sosyal / toplumsal hastalıkları somut deney ve incelemelerle tespit edemeyiz. Ancak saha uzmanlarının isabetli bir gözlemle ulaşabilecekleri güçlü tahminler sözkonusu olabilir. Burada önemli bir başka husus, uzmanların toplumların tabi olduğu sosyal yasaları bilmelerinden geçer. Bu da ancak köklü bir metafizik bilgi ve iletişimle mümkündür.
Bu genel girizgahtan sonra konuyu bir vaka üzerinden bugün yaşadığımız ve adlandırmada zorlandığımız sosyal çözülmeye / çürümeye / savrulmaya / erozyona / değişime / dönüşüme kaynaklık eden iktidar politikaları üzerinden izah etmeye çalışacağım.
Ak Parti İktidarının ilk yıllarıydı. Bir bakanlıkta Teftiş Kurulu Başkanı olarak görev yapıyordum. Bir gün partiden yargıç kökenli bir milletvekili beni ziyaret ederek, illerinde iki milletvekili olduklarını, kendisinin yargıçlık görevi nedeniyle uzun süredir ilden uzak kaldığını, dolayısıyla ildeki mevcut kamu personelini yeterince tanımadığını, diğer arkadaşın vekillikten önce özel hastane işlettiğini ve dolayısıyla o küçük ilde herkesi tanıdığını, iktidar değişiminden hemen sonra kendisine illerinde görev alacak yönetici listesini getirerek referans olmasını talep ettiğini, arkadaşının referanslarına itimat ederek listeyi imzaladığını, ancak bir süre sonra ilini ziyarete gittiğinde partili arkadaşlarının kendisine sitem ederek, ildeki birimlerin başına getirilen yöneticilerin çoğunun defolu, yolsuz olduklarını iletmeleri üzerine kısa bir araştırmayla söz konusu iddiaların doğru olduğuna kanaat getirdiğini ve dolayısıyla ildeki yöneticiler hakkında iddia edilen hususlarla ilgili olarak denetim ve inceleme talebinde bulunduğunu ifade etti. Ben de kendisine bu emri vermeye yetkili makamın bakan olduğunu ve dolayısıyla mevzuyu bakanla görüşmesi gerektiğini söyledim. İddia konuları bakan beye iletildiğinde o da konunun müfettiş marifetiyle incelenmesini benden talep etti. Bunun üzerine az çok dürüstlüğüne itimat ettiğim bir müfettişi görevlendirdim, kendisi incelemeden sonra raporlarını başkanlığımıza arz etti. Gördük ki, iddia konularının doğru olduğu tespit edilmiş ve bundan dolayı il yöneticileri hakkında gerekli adli ve idari önerilerde bulunulmuş. Biz de yaptığımız incelemeden sonra bakan beyin onayına arz ettik ve rapor onayladı.
Ertesi gün bunu duyan diğer millet vekili parti grubunu ayağa kaldırarak, istifa edeceğini söyleyerek incelemeyi yapan müfettiş hakkında birtakım tezviratta bulunmuş ve konunun bir daha incelenmesini talep etmiş. Bunun üzerine bakan bey benden bir başka müfettişi görevlendirmemi talep etti. Buna itiraz ederek, müfettişe ve raporlarına güvenimin olduğunu söylesem de yetkili bakan bir başka müfettişi görevlendirdi. O da aynı konuları tekrar inceledikten sonra önceki müfettişin kanaatlerine iştirak ederek raporlarını tarafımıza iletti. Bunu öğrenen milletvekili parti yöneticilerini tekrar istifayla tehdit ederek o il yöneticilerinin görevden alınmamasını istedi ve öyle de oldu.
Bir süre sonra benzer hadiselerden dolayı bakanla ihtilafa düştük ve görevden ayrıldım. Müşteki olan milletvekili beni ziyaret ederek durumdan çok müteessir olduğunu, mevzuyu başbakanla görüşeceğini ifade etti. Başbakanla yaptığı görüşmenin neticesini bana şöyle anlattı: “Başbakan milletvekilleriyle grup grup görüşerek illeriyle ilgili bilgi alıyordu. Bizi bir grup olarak görüşmeye aldı ve sıra bana gelince, ilimin problemlerini ve sözkonusu milletvekilinin yaptığı tasarrufları kendisine ilettim. Bana ‘……abi ilde iki milletvekilisiniz, niye geçinemiyorsunuz?’ deyince çok üzüldüm, diğer vekillerle görüşmesi bitince tekrar söz aldım, ‘bana haksızlık edildi, anlattıklarım geçinememek değil, birinin ildeki yolsuzluk çarkıdır” dedim. Yine konuyu önemsiz görerek bana, ‘…..abi sen onun büyüğüsün idare et’ dedi. Büyük bir moral ve hayal kırıklığıyla ayrıldım. O gün anladım ki iktidarın yolsuzlukla ilgili ciddi bir niyet ve eylemi yoktur…”
Burada yaşadığım benzer onlarca hadise nakledebilirim. Ancak bu misal bile genel anlayışı izah ediyor. Ak Parti hükümetleri döneminde hiçbir zaman ciddi bir yolsuzlukla mücadele niyet ve azmi oluşmadı. Üç Y (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar) ile mücadele kuralının üç ayağında da sınıfta kaldılar. Öyle türedi bir çeteleşme söz konusu oldu ki, aç ve sefil kalmış vahşi varlıklar gibi kamu kaynaklarına dadandılar. Bir yandan da partinin organlarına sızarak, parti rozeti takarak kendilerini dokunulamaz kıldılar. O maymuncukla tüm kapıları / hortumları açabildiler, hiçbir kural, kaide tanımaz oldular. 15 Temmuz’dan sonra yargı ve yasama denetimi de işlevsiz kılınıp denge denetim mekanizmalarının fonksiyon ifa edecek ağırlığı kalmayınca tabir caizse “taşlar bağlandı, köpekler serbest kalmış oldu.”
Ak Parti iktidarlarına kadar isteseler de kamu imkanlarına ulaşamayan malum çevre, ipten kurtulmuşlar gibi kamu kaynaklarına dadandılar. Hukuksuzca, ahlaksızca, helal-haram gözetmeden zenginleşmenin yolunu tuttular. Her türlü haram / gayri mesşru edinim kötüdür ama kamu imkanlarının haram iktisabı daha da kötüdür. Kişilerle olan muamelatlarında helalleşmek mümkün ama 86 milyon insanla tek tek helalleşmek mümkün değildir.
Sonuç olarak haram edinimlerin sosyal neticeleriyle bugün en kahırlı haliyle yüzleşiyoruz. Metafizik yasalar tıpkı fenni yasalar gibi sebep-sonuç ilişkisi bağlamında neticeler hasıl ediyor. Dolayısıyla yaşamakta olduğumuz bu toplumsal yozlaşmanın / çürümenin panzehiri de tekrar hukuka dönmek, haram / gayri yasal edinimlerin önüne geçmek, kişisel / toplumsal hak ve hukukların birbirine geçmesinin önünü almak, yani kamil anlamda bir hukuk devleti anlayışı geliştirmek, kamuda görevlendirmelerde ehliyet ve liyakati gözetmek, nepotizme prim vermemek, kimseye iltimas geçmemek, ödüllendirme ve cezalandırmada adil olmak, milli hasılanın vatandaşlar arasında adil dağıtımını sağlayacak düzenlemeler yapmaktır.
Kısacası Amerika’yı yeniden keşfediyor değiliz, var olan deneyim ve tecrübeler üzerinden mevcut durumu tersine çevirmek zor değil, toplumun önderliğini üstlenenlerin irade, dirayet ve inisiyatiflerine bağlıdır. Siyasal anlamda kelimenin tam anlamıyla çok köklü bir inkılaba ihtiyaç olduğu ortadadır.

