Türkiye’de çok partili siyasal sisteme geçişten bugüne kadar 400 siyasal parti kurulmuş, bugün 100 tanesi son üç senede olmak üzere bu sayı 189’a ulaşmıştır. Onlarca platform, inisiyatifin de partileşme hazırlığı yapmakta olduğu düşünülebilir.
Günümüzde siyasî partiler “demokrasinin vazgeçilmez unsurları” olarak görülmektedirler. Bunun nedeni de yönetimin doğrudan değil, temsili olmasıdır. Vatandaşların yönetime katılımı partiler aracılığıyla gerçekleşmektedir.
Bugün bütün partiler ve kuruluş hazırlığında olan onlarcası bu ülkeyi nasıl düze çıkaracağının reçetelerini paylaşıyor, mükemmel program ve stratejiler yayınlıyorlar. Her birisinin hukuka, ekonomiye dair şahane fikirleri var. Şöyle bir geriye dönüp 2002’li yılların öncesine bakalım. Üçlü koalisyon döneminde bugünkü kadar olmasa da 28 Şubat’ın hukuksuzluğu, insan hakları ihlalleri ve bunun ekonomiye yansımaları, yaygınlaşan yolsuzluk söylentileri ve Başbakan Ecevit’in yaşlılıktan kaynaklanan yönetim zaafları insanları yeni siyasi arayışlara sevk etmişti. O günlerde de birtakım partiler kurulmuş ve ülkeyi kendilerinin düze çıkaracakları iddiasında bulunmuşlardı. Ak Parti’nin kuruluşu ve ilk seçimde tek başına iktidar olmasının da böyle bir siyasi zeminde oluştuğu bilinen bir gerçektir.
Bugün bu ülkenin siyasal iklimi o kadar ağırlaşmış ki, dolu mu yağacak, fırtına mı kopacak korku ve endişesi hakim. Belki de cumhuriyet tarihinin en ağır kriziyle karşı karşıyayız. Bu sefer sadece siyaset krizi değil aynı zamanda siyasi rejimin tetiklediği büyük bir sosyal krizi yaşıyoruz.
Ülkenin bu siyasi ve sosyal yapısını yönetmeye talip olan 189 parti acaba bunun ne kadar farkındalar? O klasik ekonomik ve sosyal politika argümanları üzerinden program vazedenler hiçbir iddianın kağıt üzerinde yazıldığı gibi kolay olmadığını biliyorlar mı? “Bu mevcut siyasi tıkanıklığı kazasız, belasız nasıl atlatabiliriz?” diye bir endişeleri var mı? Bu ağır sorumluluğu alabilecek cesarete sahipler mi? Toplumu en az zararla güvenli bir limana çıkarmak gibi ağır bir görevi üstlenebilecekler mi?
Bugüne kadar hiçbir siyasal iktidar beyanlarında, programlarında yazılı taahhütlerini, verdikleri sözlerini yerine getirmemiştir. Muhalefette olmanın, sorumluluk makamında olmamanın rahatlığıyla okunduğu zaman gelmiş geçmiş en ideal siyasal program diyebileceğimiz programlar vazetmektedirler.
Kurulu partilerin büyük çoğunluğunun da durumun farkında olduklarını zannetmiyorum. Büyük çoğunluğu “bizi yönetime taşıyın, bir el dokunuşuyla ülkenin bütün problemlerini çözeriz” iddiası ve inancındalar. Böyle bir tablo ilim ve hikmet ehlini daha derin endişelere sevk etmektedir. “Mevcut ağır sorunların felç ettiği hastayı ayağa kaldıracak ilme, uzmanlığa ve tecrübeye sahip değilim” deme hakşinaslığını kurulu siyasi partilerin kaçı gösterebilir?
Önümüzdeki yılların bu toplum için çetin yıllar olacağı izahtan varestedir. Dolayısıyla Ak Parti iktidarından sonraki restorasyon süreci büyük bir uzmanlık ve tecrübeyle birlikte feraset sahibi bir liderliği / önderliği de gerektiriyor. Toplumsal çeşitliliğimizi ahenkli bir şekilde temel insani hedefler etrafında toplayacak, ortak hedefe yönlendirecek, motive edecek bir siyasi liderliğin sevk ve idaresinde düze çıkabileceği kanaatindeyim. Türkiye eski Türkiye değil artık. Varlık ve bekamız çok önemli risklerle karşı karşıya. Dolayısıyla yetkin bir heyetin rehberliğinde kendini yeniden inşa ameliyesi başlatmaları gerekiyor. Son yirmi yıl içerisinde toplumsal kesimler arasında çok fazla nefret ve kin birikti. Mevcut iktidarın yerine gelecek olanların bu ağır yükü / emaneti sırtlayabilecek ve herhangi bir yol kazasına uğratmadan barış ve güven limanına ulaştırabilecek yetkinlikte, kabiliyette olmaları gerekir.
Toplumsal problemlerin çözümü için artık gökten inecek bir mehdi beklemenin anlamı yoktur. Bu ülkede toplumu barış ve güven içinde selamete çıkarabilecek birikim ve tecrübeye sahip elit kadrolar mevcuttur. Bu konuda söylenebilecek her şey söylenmiştir. Artık söze ruh verecek aksiyona, eyleme ihtiyaç var. Peki, nasıl?
Sözlerle sunulan kurtuluş reçeteleri sözün sahipleriyle özdeşleşmelidir. Kurtuluş vaat eden cümleler eylemleşirse ve halk kendisi için girişilen fedakarlığı görürse kendi içinden hareketini başlatır ve kurtuluş sunanlara destek verir. Böylece bugüne kadar istismar edilen, aldatılan halkın hemcinslerine inancı, güveni yeniden dirilebilir. Demokrasilerin en büyük iddiası olan halkın bütün gücüyle yönetime katılımı gerçekleşebilir. Aksi halde alternatif olarak çıkan her hareket umutsuzluk dünyasında zavallı bir alternatif olarak kalır. Ya da denize düşen yılana sarılır misali vaatlerini en süslü kelimelerle sunanlar umutsuzluğun sömürücüleri haline gelebilirler.
Kaşarlanmış politik bezirganlar siyasetin en önemli handikabıdır. Bu zor dönemlerde toplumun en kutsal değerlerini istismar ederek insanların hayvani arzularını, iştihalarını tahrik ederek emellerine ulaşabilirler. İşte bu kaba, nobran politikacı tipiyle mücadele etmek çok zordur. İnsani değerlerinizi koruyarak bunlarla yarışamazsınız.
Burada kutsal duyguların istismarcılığına karşı halkı uyandırarak, insanı kendi varlık sebebi üzerinde düşünmeye sevk ederek boğulmuş, bastırılmış ve gömülmüş insanlığını yeniden diriltmeye çalışmak, refleksif uzuv şuurunu yeniden uyandırmak ve toplumun geleceği konusunda siyasi mücadeleye tam katılımını sağlamak gerekmektedir. Zor da olsa bunu başarmak mümkün. Eğer bu manada bir siyasi inisiyatif geliştirilecekse bu, bundan böyle söz söyleme, entelektüel bilgeliği konuşturma döneminden geçip adanmış bir ruhla eylemde bulunmakla mümkündür. O zaman modern kurtarıcılar dönemi kapanıp, halkın kendi iradesiyle kendisini yönetme dönemi açılmış olacaktır. Yani post-demokrasi dönemi başlamış olacaktır.

