Uzun yıllardır Türkiye’deki siyaset geleneği ve ahlakı üzerine yazılar yazıyorum. Çünkü mevcut siyaset geleneğimiz boks ringindeymişiz gibi sadece muhaliflerimizi köşeye kıstırma, dövme ve yere serip mağlup etmeyi hedeflememizi gerekli kılıyor. O uzlaşmaz gelenek ki, bu ülkede darbelere davetiye çıkarmış, başbakanları, bakanları idam sehpasına götürmüş, binlerce genci kör kurşunlara kurban ettirmiş, binlercesine de cezaevlerinde ömür tükettirmiştir. Partiler / siyasal örgütler, nefisleri ve emelleri uğruna dillerini ve üsluplarını sertleştirerek toplumu ayrıştırmış, kamplara bölmüş, toplumsal barışın yara almasına sebep olmuşlardır.
Parlamenter demokrasiye geçtiğimiz seksen yıldan bu tarafa yaşadığımız onca badireye rağmen siyaset aktörleri kavgalarını, nizalarını bir kenara bırakıp, baş başa vererek, “biz acaba nerede hata yapıyoruz, birbirimizle didişerek bu kadar enerji tüketiyoruz, bu yol ve yöntemle nereye kadar?” diye bir özeleştiride bulunmamışlardır. Seksen yıldır aynı siyasi üslubu, ahlakı ve geleneği sürdürüyoruz. Siyasal iktidar kendisini layüs’el olarak görüyor, muhalefet de yapılan yanlışları, hataları yapıcı bir şekilde ortaya koymak yerine “nasıl bir kroşe vursam da yere sersem” diye fırsat kolluyor. Siyasi hırsla rakibinin yanlış yapmasını, açık vermesini bekleyen bir fırsatçı gibi…
Halbuki siyaset bir hizmet yarışıdır. Her siyasal organizasyon sağına soluna çemkirmeden, dövmeden, sövmeden doğruları ifade edip, çözümün yol ve yöntemlerini halk ile paylaşarak desteğine talip olabilir. Zaten kendilerine, fikirlerine, düşüncelerine, projelerine güvenenlerin duruşu bu olmalıdır. Yıpratıcı, ayrıştırıcı dilin etkisi kısa süreli olmuyor, toplumsal kesimlerin arasına uzun yıllara sari kalın duvarların örülmesine, düşmanlıkların hasıl olmasına sebep olabiliyor. Arada derinleşen husumet bir tarafın iktidar olmasıyla rakibe karşı öldürücü bir rövanşizme dönüşebiliyor.
Halbuki insani ve medeni olan ise, bir şahsiyet kavgasına, tartışmasına fırsat vermeden saygı ve nezaket kuralları içerisinde kendini ifade edebilmektir. Neticede, kararı halk vereceğine göre meramını en güzel bir içerik ve ambalajla halka sunan ve onun iradesine saygı gösteren kazanacaktır. Burada alınan sayısal sonuç nihai kazancı belirlemez, yarışta, rekabette medeni duruş gösteren kazançlı çıkar.
Gerçek güç, dildeki keskinlikte değil kalpteki sarsılmaz kararlılık ve sükûnette gizlidir. Rakibinin ağır muhalefetine karşı sükûnetini ve tatlı üslubunu koruyabilen daima kazançtadır. Eğer bunu koruyabilirseniz rakibinizin tüm silahlarını boşa çıkarır ve kendi gürültüsünde boğulmasını sağlamış olursunuz. Muhatabına aynı üslupla tepki vermek onun seviyesine inmek demektir. Seviyeyi, sûkuneti korumak bir korkaklık değil, aksine en yüksek bilincin ürünü olan bir savunma sanatıdır.
Gazali bu mevzuyu şu sarsıcı metaforla ifade eder: “Bir nehrin suyu ne kadar berrak ve durgunsa dibindeki taşlar o kadar net görünür. Düşmanlığın ortasında feryat eden bir zihin bulanık bir su gibidir ve gerçek çözümü asla göremez.”
Siyasi muhaliflerimizin yıpratıcı üslubu aslında sabrımızı ve vakarımızı ölçen bir aynadır. Bize düşen, o aynayı kırmak yerine içindeki o muazzam sessizliğe sığınıp muhalifimizin tüm hamlelerini birer birer boşa çıkarmaktır. Kim ne derse desin kandan ve kavgadan beslenen habis ruhlar hariç halkın çoğunluğu sükûneti, ağır başlılığı, yumuşak üslubu sever. Aslında bağırarak, çağırarak gürültü çıkaranlar, becerisizliklerini, cehaletlerini, kötülüklerini, zayıflıklarını gizlemeye çalışanlardır. Oysa vakarlı, saygılı bir siyasi duruşun arkasında hem devasa bir halk kitlesi ve hem de güçlü bir ilahi destek bulması umulur. Çirkin, düzeysiz, saygısız bir dil ve üslup karşısında sükûnetimizi koruduğumuzda halkın bizim adımıza konuşmaya başladığını görürüz.
Peki, susmak veya düzeyli, saygılı bir karşılık vermek neden bu kadar zordur?
Gazali bu durumu nefsin yani egonun hayatta kalma çabasına bağlar. Nefis her zaman haklı çıkmak ve son sözü söylemek ister. Ancak Gazali’nin perspektifinden bakarsak, son sözü zaman ve hakikat söyler. Dilimize sahip olduğumuzda ruhumuzun adımıza en güçlü savunmayı, kıyamı yaptığını hissederiz. Düşmanımız bizim öfkemizle beslenir, ona fırsat vermemek lazım. Eğer öfkemizi vermezsek onu aç bırakmış oluruz.
Akıllı insan, muhalifini onun silahıyla değil, tam aksi daha öldürücü olan vakarlı duruşuyla mağlup edendir. En büyük darbe karşı tarafın sözlü saldırılarına karşın vakarını bozmadığını göstermektir.
Türkiye siyasetinin, mevcut geleneği ıslah etme ve ezberleri bozma zamanı geldi, geçiyor. Onun için de son zamanlarda yazılarımda ısrarla bu önemli mevzunun altını kalın çizgilerle çiziyorum. Barış limanına çıkmak için başka bir seçenek de göremiyorum.
Eskiden iktidar uygulamalarına karşı sert muhalefet yapan bir muhalif olarak yaklaşık üç yıldır söz ve eylemlerimde önemli sayılabilecek bir tashih yaptım. İlim, ahlak ve tatlı bir üslup üzere muhalefet yapmanın dışında elimizde bir seçenek olmadığını idrak ettim. Çünkü bizler bir şeyleri değiştirme kudretinde olmayabiliriz ama kendi tutum ve davranışlarımıza sınır getirebilecek bir iradeye sahibiz. Sonuçta bir netice alırız veya alamayız ama maziye bir ahlak, edep ve usul bırakırız. Önemli olan da bu değil mi?

