Bir ülkenin maddi / ekonomik gelişimi her zaman manevi / ahlaki bir yükselişin yapı taşı olamaz. Nitekim kutsal metinlerde birçok toplumun yıkılışına sebep olarak maddi refahın hasıl ettiği azgınlık, lüks, şatafat ve sefahatten bahsedilir.
Bu gerçeği Allah’ın dinine iman iddiasında bulunan bizlerin ihmal etmesi, değerlendirme dışı bırakması düşünülemez. Eğer bu iddiamızda samimiysek “laisist” bir anlayışın zebunu olamayız. Aksi taktirde münafıklardan oluruz (Allah muhafaza). Kimseye inanç dayatma gibi bir hakkımızın olmadığını biliyoruz ancak insan için en önemli erdem olan dürüstlüğe davet ediyoruz. Her neye iman ediyorsak onun hakkını vermeliyiz. Biz müslümanlar, meselelere aklın ve şüphe barındırmayan doğru bilginin / haberin (ahad / mütevâtir haber) ışığında bakmayı önceleriz. Müslümanlık iddiasında olan bir kimse “Ben sadece aklımın erdiğine itibar ederim” gibi bir anlayışla olaylara bakarsa, -Allah muhafaza- nefsini putlaştırma gibi bir tehlikeye düşebilir.
Maalesef günümüz insanı hikmeti değil bilgiyi arar oldu. Bu bilgi oburluğunun sonucu olarak zihinler bilgi çöplüğüne dönüştüler.
Artık hepimiz internet ve şimdilerde yapay zeka sayesinde her şeyi biliyor ama çok az şeyi anlıyoruz.
Veriye, istatistiğe, teknik bilgiye çok itibar ediyor ama ahlaka, derin düşünceye, içsel huzura ve yaşamın anlamına zaman ayırmıyoruz.
Bilgiye (enformasyona) ulaşma hızı ile bu bilgiyi yaşamına anlamlı bir şekilde aktarma becerisi (hikmet) arasında derin bir uçurum oluşmuştur.
Günümüzde internette depolanan ve bir tıkla ulaşılan veriler daha önce yaşanmış, keşfedilmiş, tecrübe edilmiş ve kayda geçirilmiş şeylerin toplamı haline geldiğinde bilgi olarak sunulur. Bir verinin bilgi haline gelmesi için önce gerçekleşmesi gerekir. Dolayısıyla bilgi, arkamızda bıraktığımız ve biriktirdiğimiz bir kütüphanedir. Modern insan bu kütüphaneyi büyütmeye odaklanmıştır.
Hikmet (bilgelik), sadece bir şeyi bilmek değil; neyi, neden, nasıl ve ne zaman yapacağımızı sezebilmek, doğru ile yanlışı ayırt edebilecek bir derinliğe ulaşmaktır.
Hikmet, geçmişteki bilgilerden ders çıkararak geleceği inşa etme, yönlendirme ve doğru kararlar alma yeteneği sağlar. Bilgi statiktir ve düne aittir. Hikmet ise dinamiktir, yarına bakar ve insanın gelecekte karşılaşacağı karmaşık durumlarda ona pusula olur. Hikmet sahibi bir insan, elindeki bilgiyi insanlığın ve kendisinin faydasına nasıl kullanacağını bilir.
Bilgi toplamak, zihinde depolama yapmak bizi güçlü hissettiriyor ama o bilgiyi hikmetle yoğurmadığımız için geleceğimizi aydınlatmıyor. Böylece bilgi beynimize yük, dinin en temel kavramlarından biri olan hikmet ise önümüzü aydınlatan ışık oluyor.
Hemen her Peygamber kıssasında “biz ona bilgiyi ve hikmeti verdik” diye ifade buyuruluyor. “Bilgi”, Kitapla bildirilen data, (vahiy), “hikmet” ise, o bilgiden hareketle, karşılaştığımız sorunları çözmede anahtar işlevi gören idrak edebilme yetisidir.
Râgıb el-İsfahânî, hikmet terimini “ilim ve akılla gerçeği bulma” şeklinde tanımlamaktadır.
Taberî, “Hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir; ancak akıl sahipleri düşünürler” mealindeki ayeti (2/269) yorumlarken bu terimi etraflıca ele almıştır. Ona göre hikmet “söz ve fiilde isabet”tir.
Ne yazık ki, modern dünyada entelektüel düzey yükseldikçe tanrıya ihtiyacın azaldığı sanılıyor. Çünkü modern insan aklıyla hâşâ Tanrıdan daha iyi bildiği kanaatine varıyor.
Başlıktaki cümleyi biraz açacak olursak;
Ümranın anahtarı hem maddi, hem de manevi anlamda adalettir. Adaletin olmadığı bir beldede, yurtta, ülkede hiçbir gelişmeden bahsedilemez.
İslam hukukunda ve felsefesinde adalet, toplumsal ve ekonomik kalkınmanın en temel şartı olarak kabul edilir; adalet olmadan gerçek bir gelişme ve huzur mümkün değildir. İslam medeniyetinde bu durum, özellikle İbn Haldun gibi düşünürler tarafından formüle edilen ve yönetim felsefesinin de temelini oluşturan “Hakkaniyet Çemberi” (Daire-i Adliyye) ile açıklanmıştır. İslam devlet felsefesinde devletin ve toplumun düzenini, sürekliliğini sağlayan birbirine bağlı sekiz temel unsuru açıklayan bir yönetim ilkesidir
İslam’a göre adaletin kalkınma ve gelişme ile olan doğrudan ilişkisi şu temel esaslara dayanır:
1. Mülkün ve Devletin Temeli Adalettir
Adalet, devletin ve toplumsal düzenin meşruiyet kaynağıdır. Adaletin olmadığı bir yerde zulüm baş gösterir. İslam düşüncesine göre zulüm, sadece bireysel bir günah değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal çöküşün en büyük sebebidir.
2. Hakkaniyet Çemberi ve Kalkınma
İbn Haldun, adaletsizliğin üretimi ve gelişmeyi nasıl yok ettiğini mantıki bir silsileyle açıklar:
Adalet olmazsa, İnsanların can, mal ve namus güvenliği ortadan kalkar.
Güvenlik olmazsa, Kimse yatırım yapmak, ticaret yapmak veya üretmek istemez; çünkü emeğinin karşılığını alamayacağından korkar.
Üretim durursa, Ekonomik faaliyetler çöker, vergi gelirleri azalır.
Ekonomi çökerse, Devlet zayıflar, medeniyet ve şehirler harap olur (gelişme durur ve gerileme başlar).
Bu nedenle, “Adalet mülkün (devletin/düzenin) temelidir” sözü, ekonomik ve toplumsal gelişmenin de ilk şartını ortaya koyar.
3. Hukuki Güvenlik ve Sermaye
İslam, mülkiyet hakkını ve ticaretin dürüstçe yapılmasını (kul hakkını) kutsal sayar. Bir toplumda hukukun üstünlüğü ve adalet yoksa;
Yolsuzluk, rüşvet ve iltimas (torpil) artar. Liyakat (işi ehline verme) ilkesi çiğnenir. İşin ehli olmayanların yönettiği kurumlarda bilimsel, teknolojik veya ekonomik gelişme yaşanamaz. Yerli ve yabancı sermaye güvenli limanlar arayarak o ülkeyi terk eder.
4. Toplumsal Barış ve Motivasyon
Adalet, toplumsal barışı ve dayanışmayı sağlar. Vatandaşlar arasında fırsat eşitliği ve adil bir gelir dağılımı olduğunda, bireylerin topluma ve geleceğe olan güveni artar. Bu güven, insanları daha çok çalışmaya, üretmeye ve keşfetmeye motive eder. Adaletsizliğin yaygın olduğu toplumlarda ise yılgınlık, umutsuzluk ve beyin göçü başlar; bu da gelişmenin önündeki en büyük engellerden biridir.
Sonuç olarak maddi ve manevi ümranımızın temel harcı olan “adalet” kavramını kâmil düzeyde anlamak ve idrak etmek lazımdır. Bu da ancak bilginin yanında o bilgiyi hikmet hamuruyla yoğurmakla olur.
Bugün ülkemizin maddi ve manevi anlamda çok büyük kayıplar yaşamasının baş sebebi adaletten sapmadır, ülkenin gök kubbesini ayakta tutan ana kolonun yıkılmasıdır. Gök kubbe başımıza çökmeden kolonu tekrar kaldırıp sağlamlaştırmak dışında hiçbir çaremiz yoktur. Ülkede “adalet” var iddiasında olanlara da Allah “hikmet” bağışlasın diye dua ederiz.
Bugün için idealist insanların uğrunda mücadele edecekleri, siyaset yapacakları en büyük değer adalet, bu sebepten dolayı da Allah’ın emri olan cihad-ı ekberdir (büyük cihattır).
Adalet, ahlak ve erdemle inşa edilen siyaset, geleceğe mirastır. İnşaallah bizden sonraki nesillere böyle bir miras bırakmak için mücadele ediyoruz / edeceğiz.

