1980’lı yıllardan bu tarafa ülkemizde iktisadi düzenin nasıl değiştiğini, iktisadi hürriyetin nasıl çağ atladığını birbirimize anlatıp durur, mimarlarını da hayırla yad ederiz. Nimet olarak gördüğümüz bu iktisadi inkılabın sosyal hayatımızda nasıl bir değişime yol açtığını ve bugüne kadar gelen bir çözülme ve tükeniş süreci başlattığını düşünmek istemeyiz. Eskiye dönüp hatıralarımızı paylaşmak bizi bir nebze teselli ediyor, yüreklerimiz “neden bu hale geldik?” sualini cevaplamaya cesaret edemiyor.
1980’lı yıllarda başlatılan yeni iktisadi süreç, sadece ekonomi disipliniyle ilgili kural, prensip ve şartlar içermiyordu. Rahmetli Özal’ın ifadesiyle bir “transformasyon” süreciydi. Sosyal mühendislik kodlarını ihtiva eden bir içeriğe sahipti.
12 Eylül darbesi arkasından gelen bu süreç şaşırtıcı idi. Halbuki alıştığımız darbe sonrası yapılanmalar daha baskıcı, daha devletçi, daha otokratik olurdu. Ne oldu da bir askeri darbe sonrasında Türkiye’nin iktisadi yapısı yeni bir restorasyon sürecine girdi? Bu sürecin mimarları ülkeyi yöneten darbe heyeti mi, yoksa daha başkaları mıydı? Elbette tahminlerim var ama elde yeterli kanıt olmayınca söyleyemiyorum.
Anlayış olarak ekonomide liberal politikaları / serbest teşebbüs hürriyetini piyasanın adil işleyişi için lüzumlu olan tüm kural ve kaidelerin yerli yerince inşa edilmesi, işletilmesi ve denge-denetim mekanizmalarının da tavizsiz çalıştırması şartıyla her zaman savunageldim.
O dönemde IMF ile yapılan Stand-by anlaşmaları sadece ekonomiyi değil, aynı zamanda iktisadi disipline bağlı olarak ilgili ekonomik ve sosyal ilişkilerin de yeniden dönüşümünü gerekli kılıyordu.
Bu iktisadi ve sosyal düzen inşa edilirken Maliye Bakanlığı’nda görev yapmaktaydım. İçinde bulunduğum üç kişilik uzman heyetin görevi idare adına o günlerde kamuoyunda “hayali ihracat” diye adlandırılan ve yargıya intikal eden “İhracatta Vergi İadesi” ile ilgili yapılan yolsuzlukları tespit eden Maliye, Hazine, Gümrük ve Kambiyo denetim elemanlarının raporlarının savunma metinlerini yazmaktı.
O günlerde de şimdiki gibi bir yandan yüksek enflasyon ve diğer yandan da kambiyo dengelerinin bozulması nedeniyle önemli bir ekonomik dar boğaza girmiştik. Dönemin hükümeti Merkez Bankası döviz rezervlerinin azalması nedeniyle ihracatı teşvik etmek maksadıyla yeni yasal düzenlemeler yapmıştı. Yine bugünlerde mevzu ettiğimiz beşli çeteye benzer türedi zenginler oluşmaya başlamış, önleri alabildiğine açılmıştı. Bir yandan haksız zenginleşmenin önü açılırken diğer yandan bu sermayedarlar eliyle siyaset finanse ediliyordu. Ekonomide adeta mafyatik organizasyonlar oluşmuştu. Yasaları aşarak ya da kılıfına uydurarak sahte ihracat belgeleri oluşturuluyor, Tahtakale piyasasında toplanan dövizler MB’ına getirilerek ihracat yapılmış gibi karşılığında hem Türk lirası hem de bir o kadar ihracata teşvik primi alınıyordu. Sade vatandaş 100 dolarını getirip bankadan 300 TL alırken hayali ihracat yapanlar neredeyse 600 TL alıyorlardı.
Dönemin idealist denetim elemanları ihracatın yapılmadığını belgelendirerek konuyu yargı mercilerine taşımaya başlıyor, bizler de idari birim olarak mahkemelerde bu denetçilerin raporlarını savunuyorduk. Her ne kadar konuyla ilişkili kurumlar Maliye Bakanlığı ve DPT olsa da mevzuyla ilgili fiili durum Maliye Bakanlığı’nın uhdesindeydi. Sıkı denetimler o günün sermayedarlarını rahatsız edince konu Başbakan’a iletilmiş, dönemin Başbakan yardımcısı Kaya Erdem imzalı bir yazıyla Maliye bakanlığı uyarılmıştı. Söz konusu yazıyı dönemin Maliye Bakanı Vural Arıkan’a takdim ettiğimizde buna ciddi bir tepki göstererek yazıyla ilgili bir işlem yapılmaması, bugüne kadar olduğu gibi denetimlerin sürdürülmesi konusunda talimat verdi. Birimimize bu sefer Maliye Bakanının kararlığını gören Özal’dan ihracatın faziletlerinden bahsedilen ve şu tehdit ifadesiyle sonlanan bir yazı ulaştı: “Dış Ticaret sermaye şirketlerimizin ihracat şevkini kıracak uygulamalarda bulunulmaması, aksine hareket edecek denetim elemanları hakkında yasal işlemin yapılacağının bilinmesi…”
Yetkisinin, inisiyatifinin kısıtlandığını anlayan Maliye Bakanı Vural Arıkan hemen o gün istifa etti. İstifa sonrasında Bakanlığın mevzuyla ilgili tüm yetkileri kaldırılarak biriken arşiv aynen DPT’ye gönderildi.
Maliye Bakanlığı’ndaki arşivi Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatına bizzat ben teslim ettim. Bu esnada teşkilatta tanıdığım üstatlara şunu sordum: Sizler bu gayri hukuki, gayri ahlaki ticareti ve sağlanan gayri meşru kazancı onaylıyor musunuz? Bu soruma karşılık daha sonra Ak Parti’den MV seçilen bir üstadın cevabı şu olmuştu: “Biz de Başbakan Özal’a bu konudaki endişelerimizi ilettik. O da bize, “Bırakınız MB’sına döviz girişi devam etsin, kaynağını araştırmayın” dedi ve ilave etti: “Eğer bir gün bu hükümet giderse hepimiz mahkemelik oluruz.” Ve öyle de oldu.
Bir toplumu zayıflatmak, yıkmak istiyorsanız, o toplumun iktisadi düzenini bozmakla işe başlamalısınız. Milli hasılanın belli bir azınlığın elinde toplandığı, haksız sermaye birikimlerinin oluştuğu, insan haklarının (kul hakları) birbirine geçtiği, yolsuzlukların aleni işlendiği bir iktisadi düzen kuracaksınız. Bugüne kadar kamu imkanlarına bulaşmayıp helal kazançla yaşayanları kamuyla buluşturup harama bulaştıracaksınız. Milli hasılanın gayri adil, gayri ahlaki bölüşümünün muhafazakar, dindar, seküler çevre tarafından “takunyacı” diye etiketlenenlerin elleriyle yapılması ilk olarak bu dönemde gerçekleşti.
Bu hukuksuz / ahlaksız ekonomik ve sosyal ilişkiler ağı muhafazakar / dindar bilinen tüccar, siyasetçi ve bürokrat kesimi olumsuz anlamda önemli derecede etkilemiş, adalet çizgisinden, İslam’ın helal-haram hassasiyetinden uzaklaştırmıştı.
O güne kadar kamudan iltifat görmeyen, iktisadi yapının içinde serbestçe ticari ve sınai faaliyette bulunma imkanları kısıtlı ve İslami hassasiyete sahip ticaret erbabının önü açıldı ve kendilerini hazırlıksız yakalandıkları adil olmayan bir iktisadi döngünün içinde buldular. Kendilerine sağlanan bir takım destek ve teşviklerle sisteme dahil oldular. O gün için “Anadolu kaplanları, aslanları” olarak takdim edilen bir takım müteşebbisin akıbeti çoğumuzun malumudur. Bu şirketler daha sonra yeni iktisadi düzene ayak uydurdular ve pro-kapitalist sistemin içerisinde kimliklerini kaybederek hayatiyetlerini sürdürdüler.
Ne yazık ki, bu iktisadi liberalizasyonun sosyal çıktılarının ne olduğu hususunu ciddiye almadık. İslami kesimin varlığı, refah düzeyleri arttı ama ticari ahlakları, sosyal hayatları önemli ölçüde erozyona uğradı.
Bu süreç sonradan Ak Parti’yi kuracak olan kadro için önemli bir politik ilham kaynağı olmuştu. Daha sonra gerekli merhaleler adım adım geçildi. İlk önce Erbakan Hocanın siyaset anlayışı ve pratiğiyle bir yere varılamayacağının, ‘iktidar olurlar ama muktedir olamazlar’ kanaatinin Millî Görüş ve yakın grup ve cemaatlere empoze edilmesi gerekiyordu. Onun için de Erbakan Hocanın partisi önce iktidar yapılmalı, sonra da iktidarda mahkum edilmeliydi.
Erbakan’ın dönemin gazetecisi Aytunç Altındal’a verdiği mülakatta sarf ettiği şu cümleleri hatırlayalım:
“Biz iktidara geliriz. Geliriz gelmesine de… İktidarda kalabilir miyiz?”
“…Biz bir şey fark ettik. …Eskiden bize ilgi göstermeyen çevreler, şimdi bize hoş görünmeye çalışıyorlar. Eskiden yolumuza engel koyanlar, şimdi engellerini çekmek ister gibi davranıyorlar. Adeta bizim iktidara gelmemizi ister gibi çalışıyorlar. En azından bize ilişmemeye özen gösteriyorlar… Bu adamlar bizim iktidara gelmemizi hoşgörüyle karşılıyorlarsa, bunda bir bit yeniği vardır.”
O sıralarda AB dönem başkanlığını yürüten bir zevatın basına intikal eden demeci de bu yeni süreci iyi izah ediyordu; Haberin başlığı bile iyi kurgulanmıştı ‘Libero İslam’. Özetle şöyle diyordu; “Türkiye’deki İslami kesimin siyasi sürece dahil edilmesi gerekir. AB’nin sosyal ve iktisadi yapısına uyum sağlayabilecek İslami siyasal hareketlerin partileşmesini, mevcut siyasal düzen ve süreçlere eklemlenmesini desteklemek lazım.”
Bu sıradan, spontane söylenmiş bir söz değil, bir projenin çerçevesinin kamuoyuna duyurusu idi.
Milliyet Gazetesi, bu mülakatı “Libero İslam” başlığıyla vermişti. İslam’ın liberal bir anlayışa evirilmek istendiği ima ediliyordu.
Erbakan stratejiyi anlamıştı ama estirilen rüzgarın önüne geçme imkanı yoktu ve bir süre sonra kendilerini iktidar ortağı Erbakan’ı da başbakan olarak gördüler. Zaman onların iktidar olduklarını ama muktedir olamadıklarını gösterdi. Sonlarının ne olduğu malum…
İşte Ak Parti bu küllerden doğdu. Bu kadroya Erbakan’ın yanlışlarını tekrarlamamaları ve dünya siyasetine bir şekliyle entegre olmaları sıkıca tembih edildi. ABD ve dünya Yahudi lobileriyle iyi ilişkiler geliştirilmesi gerekiyordu. En kötüsü de kamu imkanlarıyla havuzların oluşturulması ve bu havuzlarda biriken sermayenin siyasetin finansmanında kullanılmasıydı. Bu, kamu hakkı üzerinden siyasetin inşa edilmesi demekti. Bir süre sonra kamu kaynaklarından kişisel menfaat temin etme aşamasına gelindi. Adeta yapabilene, köşeyi dönebilene her şey helal sayıldı.
Peki, bu sosyal mühendisliğin temel gayesi, amacı neydi?
Bütün bu dönüşüm sürecinden maksat,1961 Anayasasının sağladığı kısmi hürriyetlerden istifade eden İslami hareketlerin / oluşumların önünü almaktı. Sosyal ve siyasal düzen içerisinde yer alma mücadelesinin bu topraklarda güçlü bir karşılık bulabileceği endişesi müesses nizam sahiplerini telaşlandırmıştı. Derneklerini, partilerini kapatmakla, vakıflarına el koymakla önlerinin alınamayacağı kanaatine erişen bu malum derin güç son çare olarak onları iktidara taşımış, kamu imkanlarıyla buluşturmuş, haram iktibasın önünü açarak onları kimliksizleştirmiş ve itibarsızlaştırmış, böylece lehlerine gelişen rüzgarı hükümsüz bırakmıştı.
Proje AKP’leşen Ak Parti eliyle kusursuz bir şekilde başarıldı. İslami camia birbirleriyle vuruşturularak tüm rüzgarları giderildi ve geleceğe yönelik tüm iddiaları boşa çıkarıldı. 2007’den sonra “artık bundan böyle CHP’nin bu topraklarda esamesi okunmayacak” deniliyordu ama bugün CHP birinci parti konumuna geldi.
İslami anlayışa sahip siyasi kadroların Türkiye siyasetinde söz sahibi olmalarının önü alındı. AKP’nin bu kadar kötü tatbikatından sonra öyle bir aşamaya erişildi ki, İslami hassasiyetleri diri olanların siyaset yapmaları önemli derecede zorlaştı.
Hülasa 1980 darbesinden sonra başlatılan transformasyon süreci kusursuz bir şekilde işletilerek elli yıllık bir mücadelenin semeresi berhava edildi. Bunun neden AKP veya Erdoğan eliyle gerçekleştiği ayrı bir yazı konusudur.
Hani üst akıl filan diyorlar ya, işte burada da galip gelen “üstün akıl” olmuştur, mefluç olan değil.

