İnsanoğlunun soyundan geldiği kimselere karşı fıtrî olarak duyduğu saygı ve sevginin bir atalar kültü, asabiyesi olarak yaşanması zamanla çeşitli şekillerde onların hatıralarını, kültürlerini, geleneklerini yüceltmeye ve kutsallaştırmaya dönüşmüştür.
İslâm’dan önce Araplar arasında da bir tür atalar kültü mevcuttu. Nitekim onlar Kur’an’ın daveti, Hz. Muhammed’in tebliği karşısında, “Biz atalarımızı hangi yol üzere bulduysak o yoldan gider, o yoldan ayrılmayız” diyerek atalarına bağlılıklarını ifade etmişlerdi (2/170; 5/104; 7/28,70; 9/23; 31/21; 34/43; 37/69,70; 43/22 numaralı ayetler).
İslam, tevhit inancı üzerinde ısrarla durmuş, şirkin ve putperestliğin her çeşidini yasaklamış, ana babaya, ecdada saygıyı emretmişse de bunun onları putlaştıracak dereceye vardırılmasını şirkin bir çeşidi saymış ve kesinlikle haram kılmıştır. Dinde sadece ataları putlaştırmak değil onların bâtıl olan âdet ve telakkilerine bağlanmak, bunu bir ibadet haline getirmek de yasaklanmıştır.
Hatta öyle ki, Hz. Peygamber kendisiyle ilgili de benzer bir yasak getirmiştir:
“Hristiyanların Meryem oğlu İsâ’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin!”
Müslümanlar Hz. Peygamber yaşarken bu yasağa uydular ama ne yazık ki Allah Resulünün irtihalinden sonra kaldıkları yerden devam ettiler. Onun endişesi, kendisine yönelik övgünün mutlak yaratıcıya, her şeyin sahibi Cenabı Allah’a olan övgünün önüne geçeceği korkusuydu. Çünkü kendinden önce Yahudiler Hz. Üzeyir’i, Hristiyanlar Hz. İsa’yı aşırı yüceltmek suretiyle onları hâşâ Allah’ın oğulları seviyesine çıkarmışlardı. İşte Hz. Muhammed (sav) bu tehlikenin önünü almaya çalışıyordu.
Atalara / önderlere / liderlere / imamlara / aşiret reislerine / büyüklere olağanüstü anlam yüklemek, üstün vasıflarla mücehhez ve düşüncelerinin, fikirlerinin hikmetlerle yüklü olduğuna inanmak insanlığın en kadim problemlerinden biridir. Onun için Kur’an’da bu hususa çokça vurgu yapılmıştır.
Bu genel açıklamadan sonra gelelim zikrettiğimiz insani zaaflardan kaynaklanan ve adeta siyaset alanının kaderine dönüşen siyasal çıkmaza…
Bugüne kadar çeşitli vesilelerle toplum olarak ısrarla sürdürmekte olduğumuz siyasal kültürün bize bir kurtuluş kapısı açmadığını, aksine on veya yirmi yılda bir kesintiye uğrayan bu siyaset kültürünü ve ahlakını ıslah etmek gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Bunu yapamazsak siyaset kurumu bu haliyle toplum için yol açıcı olamaz.
Şimdi yetmiş beş yıl kadar geriye gidip çok partili siyasal sisteme geçtiğimiz günlere dönelim. CHP’nin içinden yeni bir parti çıkmış (DP) ve Türkiye siyaseti ilk defa sözüm ona demokratik bir mücadeleye sahne olmuştu. Otuz yıl sonra CHP iktidarına kendi içinden bir rakip çıkmasıyla batılı demokratik düzenlere benzer bir siyasi tablonun oluşması arzulanmaktaydı. Ama bir süre sonra evde yapılan hesabın çarşıya uymadığı görüldüyse de iş işten geçmişti. Kendi elleriyle yola koydukları parti çok kısa bir zaman içinde halkın büyük bir teveccühüne mazhar oldu. İşte buradan itibaren centilmence bir hizmet yarışı yerine birbirlerini hasım belleyen iki tarafın yıpratıcı, ötekileştirici, düşmanlaştırıcı kavgasına şahit olduk.
DP katıldığı 1950 Milletvekili Genel Seçiminde %50’nın üzerinde oy alarak Türkiye’nin en büyük siyasi partisi haline geldi. Buna karşın o güne kadar siyaset kurumunun tek partisi veya farklı bir ifadeyle devlet partisi olan CHP büyük hezimet yaşadı. Sonradan yapılan üç genel seçimde DP çıtayı daha da yukarıya taşıyarak adeta yıkılmaz zannedilen bir siyasal yapıya dönüştü.
İlk zamanlar CHP’nin tek partili rejiminin şekillendirdiği bürokratik devlet (müesses nizam) içerisinde siyaset üretmek konusunda çekinceli davranan DP iktidarı ikinci ve üçüncü seçimlerden sonra mutlak iktidara ulaştıkları zannına kapıldı ve bu safhadan sonra sürecin tabiatı gereği yıkılış başladı. 1958’den itibaren öncülük ettikleri “Vatan Cephesi” inisiyatifi demokrasi tarihinde önemli bir siyasi ayrışmanın simgesi haline gelmişti. Devlet içinde devlet gibi hareket eden bu “Vatan Cephesi” ocaklarının sorumsuz uygulamaları siyasetteki düşmanlık dozunu daha çok artırarak ülkeyi bir felaketin eşiğine getirdi. Ne yazık ki, süreç 27 Mayıs kanlı darbesiyle neticelendi.
Maalesef Türkiye siyaseti bundan bir netice çıkarmak yerine DP’nin yerini dolduran AP ile kaldığı yerden devam etti. Türkiye demokrasisinin ataları olan CHP-AP siyasi mücadelesi bu sefer CHP-AP arasındaki yıkıcı siyasetle sürdü. Ülkeyi kanlı bir darbenin eşiğine getiren bu siyasi gelenek hiçbir zaman sorgulanma ve ıslah edilme ihtiyacı duymadı. Sonuçta Türkiye 27 Mayıs’tan yirmi yıl sonra 12 Eylül darbesiyle karşılaştı. 12 Eylül’e gelinceye kadar süren bu tahribatın altında kalan binlerce genç toprağın altına, yine binlercesi de kodeslere tıkıldı. Ne yazık ki yaşanan ve ağır zaiyatlar verilen bu iki trajediden sonra ibret de alınmadı. Yine aynı ahlak, kültür ve gelenek üzere devam edildi. Çünkü atalarımız bize böyle bir miras bıraktılar.
Burada uzun uzun atalardan devredilen neredeyse vazgeçilmez kılınan ve bugüne kadar ısrarla sürdürülen siyasi geleneği analiz edecek değilim. Bunun için belki bir kitap muhtevası olacak kadar uzun bir değerlendirme gerekiyor.
Neredeyse 20 yıldır mevcut siyasi mevzuatın, kültürün, ahlakın ve neredeyse siyaset kurumunun kaderine dönüşen geleneğin sürdürülür olmadığını, bu haliyle iyilik değil kötülük ürettiğini ve dolayısıyla baştan aşağı köklü bir reforma, ıslaha ihtiyacı olduğunu söyleyip durdum. Elbette bu ıslah çabaları uzun yıllarımızı alır. Bunun için Siyasal Partiler Kanunu ve diğer seçim yasalarıyla birlikte yasama meclisinin reorganizasyonuyla devam eden, milletvekili seçimlerinde aranan kriterlerin yeniden belirlenmesiyle ilerleyen bir süreci ciddiyet ve kararlılıkla sürdürecek sabırlı bir siyasal irade gerekiyor. Yerleşik bir geleneği, kültürü, ahlakı değiştirmek, ıslah etmek belki de elli yıl sürer. İşte ikbal peşinde olan siyasetçilerimiz bunu göze alamıyorlar. Kısa ömür aralığında ikbal görmek istiyorlar. Çünkü atalarından kalan bu gelenek ciddi anlamda bir ikbal sunuyor.
Siyasi geleneğimiz siyaset kurumu ve milletvekillerine özel bir anlam atfediyor. Türk tipi Cumhurbaşkanlığı sistemine kadar milletvekilleri ağırlıklı olarak seçmenlerinin işlerini takip eden, onları Ankara’da misafir eden, ağırlayan pozisyondaydı. Çünkü bir daha MV seçilebilmesi illerindeki delege ve partili seçmenin tercihine bağlı olarak gerçekleşiyordu. Yeni sistemle yasama meclisi işlevsiz kılınınca milletvekilliğinin bu fonksiyonu da ortadan kalktı. Çünkü bu işler artık milletvekillerince değil, köşkte kotarılıyor. Yani, demem o ki, bu yeni sistemle TBMM’nin işlevi tamamen rafa kaldırıldı.
Görüntüde ülkede Yasama, Yürütme ve Yargı organları var olmakla birlikte bugün üçü de yürütmenin çatısı altında birleşti ve dolayısıyla kuvvetler ayrılığı prensibi sadece Anayasa’da afilli bir cümle olarak kaldı.
Türkiye’deki demokratik siyasal rejiminin serencamının buraya kadar ifade ettiğim olumsuzlukları, Türkiye demokrasisinin DP-CHP siyasi mücadelesinden devraldığı bir atalar kültürünün neticesidir. Bu gelenek kırılmadan demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediğini görmek mümkün olamaz.

